7 Mayıs 2020 Perşembe

DİONİSOS - APOLLON

Fotoğraf: Tarık Yurtgezer


Dionysos, Yunan mitolojisindeki şarap ve bağ bozumu tanrısıdır. Kökeni Anadolu'dur. Nietzsche, "Tragedyanın Doğuşu" adlı eserinde, İlkçağ Yunan güzel sanatlarında ve kültüründe birbirine karşıt iki hareket tarzından söz eder. İlkinin kökeni Tanrı Apollon'a dayanır, diğeri de Dionysos'a. Apollon aklın, akılla algılamanın, ölçülü olmanın, dinginliğin simgesidir. Yaratıcılığın hangi alanında olursa olsun düzene, ölçüye dikkat edenler, belirli kuralları harfi harfine uygulayanlar Apolloniyen (Apollonvari, Apollonian)'dir. Ancak gerçek yaratıcılık, insanın kendini doğaya bir başka coşku içinde katmasıyla olur. Nietzsche, doğa olaylarının sürekli akışı, eylemde bulunan evreni bütün devinmeler, kımıldanmalar, yaratmalar içinde bitmeyen atılımlar düzeni diye anlar. Sanat böyle bir evrenin sıradan kişileri aşan yaratma olayıdır. Nietzsche'ye göre düşüncenin, sanatın, yaratmanın, şiirin ana kaynağı doğadır; bizi çevreleyen, besleyen, bir bakıma bize eylemler içince yol gösteren varlıktır. Bilmek, doğayı anlamak kişinin kendini kavramaktır. Nietzsche, bunun kökeninin şarabın, çoşkunun, doğaya karışmanın simgesi olan Dionysos 'tan aldığını söyler. Kurallara aldırmaksızın yaratmak, orijinalliği de beraberinde getirir. Yaratma sırasında vitalitenin kabarışından söz edilir.  Vitalite yaşam enerjisi demektir. Yaşam enerjisi olmayan insan yaşar ama belli kalıplar içinde yaşar. Yaşam dolu olan yani vital birey ise değişik biçimlerin çoğuna açık olabilir. Vital birey çok daha yaratıcıdır, dolayısıyla Dionisyaktır. Apollonienler akademik, Dionisyaklar ise orjinaldir.

Dionysos is the god of wine and vintage in Greek mythology. Its origin is Anatolia. In his work "The Birth of Tragedy", Nietzsche says of two opposing modes of movement in ancient Greek fine arts and culture. The first one has its origins in God Apollo, and the other is in Dionysos. Apollon is the symbol of mind, perception of the mind, being restrained, serenity. Regardless of the area of creativity, those who pay attention to order, measure, and strictly follow certain rules are Apollonian. Real creativity, however, occurs when human joins himself with nature another enthusiasm. Nietzsche takes the continuous study of natural phenomena, the universe in action as a system of breakthroughs in all motions, movements, creations. Art is such a creation event that transcends the ordinary for such a universe. According to Nietzsche, the main source of thought, art, creation and poetry is nature; It is the environment that surrounds us, nurtures us, and in a way guides us through actions. To know nature is to grasp and to understand yourself. Nietzsche says that the origin of this is Dionysos, the symbol of wine, enthusiasm and mixing with nature. Creating without the rules brings originality along with it. Speaking of vitality during creation Vitalite means life energy. It is full of life, that is, the vital person can be open to most of the different forms. The Vital person is much more creative, hence the Dionysian. Apollonians are academic and Dionysians are original.

1 Mayıs 2020 Cuma

BİR ŞİİR BİR FOTOĞRAF

Fotoğraf: Tarık Yurtgezer


Görmek, bir kum tanesinde dünyayı

Ve cenneti yabani bir çiçekte

Tutmak avucunuzda sınırsızlığı

Ve sonsuzluğu bir saatin içerisinde.

                                                                             William Blake

23 Nisan 2020 Perşembe

MİT

Fotoğraf: Tarık Yurtgezer
Ganeşa


"Esasen mit, bireyleri ve toplumları birbirine bağlayan kültürel bir yapı, dünyanın ortak bir anlayışıdır. Bu anlayış dinsel veya laik olabilir. Yeniden doğmak, cennet ve cehennem, melekler ve iblisler, kader ve hür irade, günah, Şeytan ve günahlardan arınma dini mitlerdir. Egemenlik, ulus devlet, insan hakları, hayvan hakları, eşcinsel hakları laik mitlerdir. Dinsel olsun laik olsun bütün mitler bir grup insana son derece anlamlı gelir, Herkese değil. Belli bir noktadan sonra herkese mantıklı gelemez. Sonuç olarak bunları ya kabul ederseniz ya da etmezsiniz... Mit ile mitoloji insanların kültürel ihtiyaçlarına cevap veremeyecek duruma gelince insanlar mit ve mitolojiyi bırakır. Osiris tarafından yönetilen bir öteki dünyaya inandıkları sürece Mısırlılar piramitleri inşa etmişlerdi. Ölüleri taşıyan kayıkçı Kharon'a inandıkları sürece Yunanlılar ölülerin ağzına bakır para yerleştirmişlerdi. Artık kimse Osiris ve Kharon'a inanmıyor. Artık piramitler de kalmadı, ölülerin ağızlarında para da. Onun yerine yeni inanç sistemleri tarafından peydahlanan yeni cenaze merasimleri, her biri acı veren bu kaçınılmaz durum ve ölümün giziyle başa çıkmaları konusunda insanlara yardımcı olan yeni mitlere dayanan yeni mitolojiler var.

Mantıklı olana bu kadar değer vermemize karşın hayatın aslında mantık dışı olanla yönetiliyor olması büyük bir ironidir. Aşk mantıklı değildir. Hüzün mantıklı değildir. Nefret, hırs, hiddet ve tamah mantıksızdır. Hatta ahlak kuralları, ahlak ve estetik de mantıklı değildir. Son derece öznel olan değerler ve standartlara bağlıdırlar. Bir grup insan için doğru, kutsal ve güzel olan, diğer bir grup insan için doğru, kutsal ve güzel olmak zorunda değildir. Her fikir ve her karar egemen bir mite dayanır Hatta kusursuzluk bile bir mittir. Yeryüzünde kusursuz bir dünya, kusursuz bir insan veya kusursuz bir aile olduğu ile ilgili elimizde bir kanıt yok.Kusursuzluk, ister Rama Rajya, ister Camelot'ta olsun, sadece mitolojide vardır. Gene de herkes bu kusursuzluk için yanıp tutuşur. Bu yanıp tutuşma sanata ilham verir, imparatorluklar kurar, devrimleri ateşler, liderleri harekete geçirir. Mitin gücü böyledir."

Devdutt Pattanaik, Mit ve Mitya, Çev. Çiğdem Erkal, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2016

9 Mart 2020 Pazartesi

Lİ İLKESİ

Fotoğraf: Tarık Yurtgezer


“Li, bir elmasın içindeki şekiller veya ağacın damarları anlamında bir düzeni ifade eden bir sözcüktür. Bu yüzden li, kitaba uygun hareket eden mekanik ve yasal düzenden çok farklı olan organik düzen olarak anlaşılır. Li, bizim akan suda, ağaçların ve bulutların şekillerinde, penceredeki buz kristallerinde veya sahilde dağılmış çakıl taşlarında gördüğümüz kalıplara benzer asimetrik (olan), tekrarcı ve sistematik olmayan bir düzendir. Li’ye verilen bu değer sayesinde Çin’de manzara resmi Avrupa’dan çok önce ortaya çıkmıştır. Ve bu yüzden şimdi fotoğrafçılar ve ressamlar şelaleler ve köpüklerdeki baloncuklar gibi ritimlerin tanımlanamaz güzelliğini bize göstermeye çalışıyorlar. Soyut ve nesnesiz resim bile metal moleküllerinde veya deniz kabuklarının çizgilerinde bulunan şekillere sahip. Bu güzellik gösterildiği anda hemen fark ediliyor ama neden hoşumuza gittiğini söyleyemiyoruz. Estetikçiler ve sanat eleştirmenleri güya oran ve ritim zarafetini ortaya çıkarmak için bu sanat eserlerinin üzerine Öklitçi şemalar uygulayıp bize bunu göstermeye çalışsalar da yaptıkları yalnızca kendilerini aptal yerine koymak. Baloncuklar heksagram halinde kümelendiği veya ölçülebilir yüzey gerilimleri olduğu için ilgimizi çekmez. Geometri ile ifade etme her zaman doğal formun kendisinden daha küçük bir şeye indirgenmesi, doğanın dans eden kavislerini gölgeleyen aşırı basitleştirme ve katılıktır. Galiba sert insanlar kıpır kıpır olmaktan rahatsız oluyorlar, adımlarının şemasını görmeden dans edemiyorlar ve kalçaları sallamanın ayıp bir şey olduğunu düşünüyorlar. Her şeyin hizaya girmesini, yani doğrusal düzende olmasını istiyorlar.
Ama suyu kim hizaya sokabilir? Su, yaşamın özüdür ve bu yüzden Lao-tzu’nun en sevdiği Tao imgesidir.

En büyük iyilik su gibidir
Çünkü suyun iyiliği her şeyi beslemesindendir
gayret etmeden.
Dünyada hiçbir şey sudan daha zayıf değildir
Ama üstüne yoktur katıyı yenmede.”


Alan WATTS, Suyun Yolu Tao, Dharma Yayınları, İstanbul, 2001.

4 Mart 2020 Çarşamba

SİDHARTA


Fotoğraf: Tarık Yurtgezer





niyagrodhâ
koskoca bir ağaç görüyorum
ufacık bir tohumda
o ne ağaç ne tohum
om mani padme hum (üç kere)



sidharta buddha
ben bir meyvayim
ağacım âlem
ne ağaç ne meyva
ben bir denizde eriyorum
om mani padme hum (üç kere)



       Âsaf Hâlet Çelebi





24 Şubat 2020 Pazartesi

ZAMANIN MAYA'SI

Fotoğraf: Tarık Yurtgezer



Hint düşüncesine göre bu dünya, bu evren bir "Maya"dır. Yani bir yanılsamadır. Çünkü insan bu dünyaya baktığında gördükleri gerçek varlıklar değil sadece görüngülerdir. Bu düşünce Batı felsefesini yüzyıllarca meşgul etmiş olan fenomen - numen (idea) ikiliğinin temelidir. Görünenlerin bir Maya olmasının nedeni onların gelip geçici olmasıdır. Oysa kalıcı olan idealardır. Fakat biz onları göremeyiz. Göremememizin nedeni de saat, gün, ay ve yıl olarak ölçtüğümüz Zaman'dır. Çünkü, Zaman içinde var olan ve yok olan biçimlerin gerçekliğine inanırız. Maya, Brahma'dan türer, onu Vishnu yaratır, Shiva yok eder, sonra Vishnu tekrar yaratır ve yeni bir devir başlar. Evren sürekli yaratılıp yok edilir. Her seferinde evren devreder (devrilik fikri). Hint'te Zaman'ın bu çarkından kurtulmanın yollarından birisi de dünya nimetlerinden vazgeçerek çilekeş bir yaşam sürmektir.

Bu konuda Hint mitolojisinde anlatılan öyküler vardır. Mircea Eliade, İmgeler ve Simgeler kitabında şu miti aktarmaktadır:

Narada adında ünlü bir çilekeş, sayısız mahrumiyetlerinden ötürü Vishnu'nun lütfuna eriştikten sonra, Tanrı ona gözükmüş ve ona hangi arzusu olursa gerçekleşeceğini söylemiştir. Narada ona "mayanın büyüsel gücünü bana göster" demiştir. Vishnu kabul etmiş ve kendisini izlemesini işaret etmiştir. Az bir zaman sonra, ıssız ve sıcak bir yolda kendisini bulan ve susamış olan Vishnu ondan, bir kaç yüz metre ötede bulunan köye giderek kendine su getirmesini istemiştir. Narada hemen koşmuş, rastladığı ilk evin kapısını çalmışır. Ona kapıyı çok güzel bir kız açmış; çilekeş ona uzun uzun bakmış ve buraya neden geldiğini unutmuştur. Eve girmiş, kızın ebeveyni onu bir azize gösterilecek saygıyla karşılamıştır. Zaman geçmektedir. Narada sonunda kızla evlenmiş ve evliliğin zevkleri ile köylü hayatının güçlüklerini tatmıştır. Oniki yıl geçmiştir: Narada'nın artık üç çocuğu vardır ve kayınbabasının ölümünden sonra çiftliğin sahibi olmuştur. Fakat onikinci yılın sonunda tufan gibi yağmurlar bölgede taşkın ve sellere yol açmıştır. Sürüler bir gecede boğulmuş, ev çökmüştür. Bir eliyle karısını, diğer eliyle iki çocuğunu tutan, en küçük çocuğunu da sırtında taşıyan Narada, suların arasında güçlükle bir yol bulmuştur. Fakat yükü çok ağırdır. En küçük çocuk kayarak suya düşmüş, Narada diğer iki çocuğu bırakarak onu bulmaya çabalamıştır; ama artık çok geçtir, seller onu uzağa götürmüştür. O en küçüğünü ararken sular diğer iki çocuğu da yutmuş ve kısa bir süre sonra aynı şey karısının da başına gelmiştir. Narada da düşmüş, bilincini kaybetmiş, sel onu tıpkı bir tahta parçası gibi sürüklemiştir.Bir kayanın üzerine fırlatılmış olarak kendine geldiğinde, başına gelen feleketleri hatırlayarak hıçkırıklara boğulmuştur. Fakat birden tanıdık bir ses duymuştur: "çocuğum bana getireceğin su nerede? Seni yarım saatten fazladır bekliyorum!" Narada başını çevirmiş ve bakmıştır: Herşeyi tahrip eden sellerin yerinde, güneş altında parlayan ıssız tarlalar görmektedir. Tanrı ona "şimdi Maya'mın sırrını anladın mı?" diye sormuştur.
Narada tabii ki her şeyi anladığını iddia edemezdi, ama esas bir şeyi anlamıştı: Vishnu'nun kozmik Maya'sının Zaman boyunca açığa çıktığını artık biliyordu. 

5 Şubat 2020 Çarşamba

BOŞLUK


Fotoğraf: Tarık Yurtgezer



Otuz tane çubuk vardır bir araba tekerinde
Ortadaki göbekte buluşur hepsi de
Ama bak bomboştur göbeğin ortası
Ve bu sebeptendir onun işe yaraması
Boşluk bırakmalıdır ki kâseyi yoğuran
İçindeki boşluktur onu yararlı kılan
Kullanışlı kılar bir evi ve odayı
Duvardaki kapı ve pencere boşlukları
Yerine getirmek için işlevlerini
Yapıldıkları malzemeye muhtaçtır hepsi
Ama hiçlik olmasaydı içlerindeki
Bir işe yaramazdı hiç biri.

Lao-tzu, Tao Te Ching (M.Ö. 6. Yüzyıl)