4 Kasım 2020 Çarşamba

ONLINE ATÖLYE ÇALIŞMASI



 

23 Temmuz 2020 Perşembe

ANKARA YAKINLARINDA BİR ERMENİ YERLEŞİMİ "İSTANOZ"

Yazı ve Fotoğraflar: Tarık Yurtgezer


Yenikent yakınlarındaki Zir Vadisi içinde bir Ermeni yerleşimi olduğunu ve Zir adının Mars'ta bir kratere verildiğini biliyordum ama orada bir kalıntı olduğundan haberim yoktu. Geçenlerde internette burada Zir'in diğer adı olan İstanoz kazasının mezarlığına ait kalıntılar olduğunu öğrendim. Bu haber beni burayı görmek ve fotoğraflamak için Zir Vadisine gitmem konusunda teşvik etti. Ankara'ya yakın bir mesafede bulunan vadiye gittim ve kısa bir gözlemin ardından mezarlığı buldum. İnsan ne aradığını bilirse ona göre bakınıyor ve aradığını buluyor. Bunu şunun için söylüyorum: daha önce Zir'e gitmiş ama çiçek böcek fotoğrafı peşinde koştuğum için fark etmemiştim. Zaten mezarlık da fark edilmesi çok bir durumda. Çok fazla tahribe uğramış, ayakta dikili duran tek bir mezar taşı kalmamış. Bazı mezar taşları üzerinde Ermenice yazılar ve haç işaretleri var. Bazılarında bu ögeler, doğanın tahribatı nedeniyle belli belirsiz, bazıları ise muhtemelen yere yüzü koyun kapaklandığı için alt tarafta kalmış ve görünmüyor. Burada çektiğim bir kaç fotoğrafı paylaşıyorum. Bu yerleşimin tarihi ile ilgili bilgileri aşağıda verdiğim linklerde bulabilirsiniz.











6 Temmuz 2020 Pazartesi

LİKYA UYGARLIKLARI MÜZESİ

Fotoğraflar: Tarık Yurtgezer



Müze, Antalya ili Demre ilçesinde Likya’nın en büyük beş kenti arasında yer alan antik Myra’nın limanı Andriake Ören Yeri’ndedir. Müze binasının kendisi de içinde sergilenenler gibi Likya tarihinin bir parçası. M.S. 129 yılında bir “granarium” yani tahıl ambarı olarak inşa edilen, yakın tarihteyse müzeye dönüştürülen binada, farklı Likya kentlerinde yapılan araştırma ve kazılarla keşfedilmiş; her biri Likya halkının dinî inançları, ekonomik ve sosyal yaşamı hakkında ipuçları veren eserler sergileniyor. Müze’deki Myra, Patara, Xanthos, Tilos, Pınara, Olympos, Arykanda ve Antiphellos salonları, isimlerini Likya Birliği’ni oluşturan kentlerden alıyor. Müze’yi gezmeden önce giriş bölümünde gösterilen Likya Uygarlığı hakkındaki bilgilendirme filmini izlemeniz, gezinizin daha doyurucu ve bilgilendirici olmasını sağlayacaktır.





Anadolu’nun En Özgün Kültürü: Likya Uygarlığı

Medeniyetler beşiği olarak adlandırabileceğimiz Türkiye toprakları, tarihi boyunca pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Bunlardan biri de özgürlüklerine düşkünlükleriyle ünlenen, tarihteki ilk demokratik uygulamaların hayata geçirildiği Likya Uygarlığı’dır. Kendinden önceki ve sonraki yıllarda tarih sahnesinde yer alanlardan farklılaşan pek çok yönü olması nedeniyle Anadolu’nun en özgün kültürü olarak da nitelendirilen Likya Uygarlığı tarihte bilinen ilk federasyon yapısını kurmuş, kendine has bir sanat anlayışı ve günümüzde hâlâ tam olarak çözülememiş bir dil geliştirmiştir.
Hititlerin verdiği isimle “Lukka” yani “Işık Ülkesi” olarak kayıtlara geçen Likya toprakları, Türkiye’nin güneybatısında Fethiye ile Antalya arasında uzanan bir yarımadada yer alır. Günümüzde ziyaretçiler, sarp kayalık arazilerde kurulmuş kentlerinin izlerini keşfederken, Likyalıların neden böylesine özgürlüğüne düşkün bir halk olduklarının ayrımına mutlaka varacaklardır. Bölgede en dikkat çekici eserler Likyalıların ahşap yapılarının taklidi olan ve Likya sanatının özgünlüğünün en fazla yansıdığı eserler olarak kabul edilen kaya mezarlarıdır. Likyalılar için mezarlar o kadar önemlidir ki, mezarları koruyan yasalar çıkarmışlar hatta mezarlarla ilgili olarak “minti” adı verilen bir devlet kurumu dahi oluşturmuşlardır. Likya Uygarlığı’nın insanlığa en büyük katkısı günümüz demokratik sistemlerinin ilk örneğini hayata geçirmiş olmalarıdır. M.Ö. I. yüzyılda 23 kentin bir araya gelmesiyle oluşturulan Likya Birliği tarihteki ilk demokratik oluşum olarak kabul edilir. Bölgenin bir diğer önemi tarih sahnesinden yok olana kadar Likya halkının yalnızca burada yaşaması. Bu uygarlığın hatıralarını yaşatan “Likya Uygarlığı Antik Kentleri” de tarihsel önemleri ve özgünlükleri sayesinde UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi’nde yer alıyor.


2 Temmuz 2020 Perşembe

PERSONA

Fotoğraflar: Tarık Yurtgezer


Persona, Antik çağ tragedya ve komedyalarında oyuncuların yüzlerine taktıkları maskeye verilen addır. Anadolu'nun Likya bölgesinde bulunan Myra antik kentinin tiyatrosu persona kabartmalarıyla süslenmiştir.




Dilediği kötülüğe, kurnazlığa başvursun
Zeus söyletemez bana istediğini
Bu utanç zincirlerini çözmeden önce.
Salsın üstüme kavuran alevini,
Ak kanatlı karlara boğsun Zeus;
Depremlerin yer altı gümbürtüleriyle
Affallatsın, allak bullak etsin dünyayı
Hiçbir şey söyletemez bana adını
Onu tahtından atacak olanın!

AİSKHYLOS, Zincire Vurulmuş Prometheus. Çev. Azra Erhat - Sabahattin Eyüboğlu. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2014.



18 Haziran 2020 Perşembe

ÖZDEŞLEYİM, SOYUTLAMA VE FOTOĞRAF


Yazı ve Fotoğraflar: Tarık Yurtgezer

“Her bilgi bir özne-nesne ilgisine dayanır. Bilginin suje-obje ilgisi içinde ortaya çıkması, sujenin objeyi belli bir perspektif altında kavraması onu yorumlaması demektir. Her sanat yapıtı, bir estetik obje olarak yorumlanmış varlığı ifade eder... Her sanat yapıtı, her estetik obje bir obje yorumu gösterdiğine göre, buradan her sanat yapıtının, her estetik objenin temelinde bir bilgi objesi bulunması gerektiği sonucu doğar. Çünkü sanatçı sujesi ile bu sujenin yöneldiği obje arasındaki ilgi, objenin suje tarafından görülmesi, kavranması temel akt’ına dayanır.”[i]
“Sanatçı bilgi objesini tuvale geçirir. Ama tuvalde şekillenmiş olan bilgi objesi artık bir bilgi objesi olmaktan çıkar ve bir estetik obje haline gelir.[ii]
Sanatçı,  duyusal (nesnel) gerçekliği[iii] duygusal (öznel)gerçekliğe dönüştüren kişidir. Bu dönüştürme işi bir süreçtir ve sonuçta bir ürün ortaya çıkar ki, biz ona sanat eseri deriz.
Duyusal (nesnel) gerçeklik herkes için aynı şeydir. Oysa duygusal gerçeklik kişiden kişiye değişiklik gösterir. Aynı nesnel gerçekliğe bakan herkesin duygulanımı farklı olur. Aynı şekilde bir sanat eserine bakanlar da farklı duygulanımlar yaşarlar. Bu nedenle bir sanat eseri hakkında genel-geçer, objektif bir yargı yoktur.
Bir sanat eserinin yaratılması süreci de benzer bir süreçtir. Sanatçı da duyusal (nesnel) gerçekliğe baktığında yaşadığı duygulanım sürecini somutlaştırır. Bu sürecin somutlaştırılması kendini sanat eseri olarak ortaya koyar.


Duyusal gerçekliğin duygusal gerçeklik olarak da kavranması, sanat tarihi sürecinin bilimin tarihsel sürecinden daha eskiye dayanmasının da nedenidir. Çünkü “ilkel insanda salt algı etkinliği duygusal etkinliklerle karışır. Algı, nesneleri, varlığı yalnız gerçeklikler olarak değil de, aynı zamanda sempati ve antipati objesi olarak kavrar. Böyle bir kavrayış içinde gerçeklik dünyası aynı zamanda bir duygu dünyası olur.”[iv]
İnsan nesnel gerçeklikten etkilenmekle birlikte estetik yaşantısı duygu dünyasında gerçekleşir.
İnsanlar hiç bir karşılık beklemeksizin maddi çıkardan uzak şiir yazıyor, resim yapıyor kısaca sanata yöneliyor. İnsanda sanata, güzele karşı bir dürtü var demek ki!
Biz hiç bir maddi karşılık beklemeksizin neden fotoğraf çekiyoruz? Çünkü güzel bir şeyler yapmak istiyoruz. Objektifimizi doğaya (nesnel gerçeklik) yöneltiyor ve bir kompozisyon oluşturuyoruz. Doğadan küçük bir parçayı fotoğrafmızın içine yerleştiriyoruz. Seçtiğimiz konu o konuya yaklaşım biçimimiz tamamen bizim duygulanım sürecimizle ilgili psişik bir olgu. Belki farkında değiliz ama bunu ancak iki şekilde yapabiliyoruz. Ya konuyla özdeşleyim (empati) kuruyor ya da konuyu nesnel gerçeklikten soyutluyoruz.


Konuyla bir özdeşleyim kurma, konuyu kendi içimizde hissetme, duygularımızı konuya aktararak o görüntüye katılma, konuyla bir olmadır. O konu bir kır çiçeği olabildiği gibi grev çadırındaki bir işçi de olabilir. Bu bağlamda fotoğrafçı fotoğraftaki obje ile kendini özdeşleştirir, onu kendi içinde duyar ve bu duygu ile fotoğraf çeker.
Ya da fotoğrafçı başka bir şey yapar. Nesnel gerçekliklle özdeşleyim kurarak fotoğraf çekmez de nesnel gerçeklik yerine öznel gerçekliğinin ta kendisini koyar. Bu, nesnel gerçekliği tüm ilineklerinden koparıp onun özüne ulaşma ve orada mutlak varlığı bulma isteğidir. Biz bu edime soyutlama diyoruz.
Soyutlama nesnel gerçeklikten bir uzaklaşma gibi görülse de temelinde yine nesnel gerçeklik vardır. Soyutlama nesnel gerçeklikten ne kadar az pay alırsa o derece soyuta[v] yaklaşır.
Özdeşleyimde nesnel gerçeklikle bir olma varken soyuta yönelmede nesnel gerçekliği aşma, ötesine geçme isteği vardır. Özdeşleyim nesnel gerçeklikle bir diyolog iken soyutlama bir monologdur.


Soyutlama tam olarak fenemonolojideki epoche durumudur. Yani nesnel gerçekliği paranteze alır hakkında bir yargıya varmaz. Onun özüne, mutlak’a ulaşmak ister. Bu bağlamda soyuta yönelme bir idealizmdir. Fizik dünyanın ötesine geçme isteği olduğu için metafiziktir de. Soyut sanatçının (fotoğrafçının) ulaşmak istediği şey Platon’un idea’sı, Kant’ın noumen’i, Husserl’in eidos’u dur.
Soyuta yönelme nesnel gerçeklik hakkında bir yargı vermediğinden toplumsal gerçeklikten de bir kopuş, toplumsal sorunlara bir ilgisizlik yönünde eleştirilebilir. Ama unutulmamalıdır ki, soyut sanatın da toplumsal temelleri vardır ve diğer modern sanat akımları gibi soyut sanat da burjuvazinin yerleşik sanat anlayışına bir tepki olarak doğmuştur.












[i] İsmail TUNALI, Felsefenin Işığında Modern Resim, Remzi Kitapevi, 1992, İstanbul, s.11.
[ii] A.g.y. s.12
[iii] Duyular yoluyla algılanan gerçeklik
[iv] İsmail TUNALI, Estetik, Cem Yayınevi, 1979, İstanbul, s.43.
[v] Soyut kelimesinin Osmanlı Türkçesinde kullanılan karşılığı olan mücerred, tecrit edilmiş anlamına geldiği gibi çıplak, yalın, tek, saf gibi anlamları da vardır (Bkz. Şemseddin Sami, Kâmûs-ı Türkî, 1989, İstanbul, s.1292).

7 Mayıs 2020 Perşembe

DİONİSOS - APOLLON

Fotoğraf: Tarık Yurtgezer


Dionysos, Yunan mitolojisindeki şarap ve bağ bozumu tanrısıdır. Kökeni Anadolu'dur. Nietzsche, "Tragedyanın Doğuşu" adlı eserinde, İlkçağ Yunan güzel sanatlarında ve kültüründe birbirine karşıt iki hareket tarzından söz eder. İlkinin kökeni Tanrı Apollon'a dayanır, diğeri de Dionysos'a. Apollon aklın, akılla algılamanın, ölçülü olmanın, dinginliğin simgesidir. Yaratıcılığın hangi alanında olursa olsun düzene, ölçüye dikkat edenler, belirli kuralları harfi harfine uygulayanlar Apolloniyen (Apollonvari, Apollonian)'dir. Ancak gerçek yaratıcılık, insanın kendini doğaya bir başka coşku içinde katmasıyla olur. Nietzsche, doğa olaylarının sürekli akışı, eylemde bulunan evreni bütün devinmeler, kımıldanmalar, yaratmalar içinde bitmeyen atılımlar düzeni diye anlar. Sanat böyle bir evrenin sıradan kişileri aşan yaratma olayıdır. Nietzsche'ye göre düşüncenin, sanatın, yaratmanın, şiirin ana kaynağı doğadır; bizi çevreleyen, besleyen, bir bakıma bize eylemler içince yol gösteren varlıktır. Bilmek, doğayı anlamak kişinin kendini kavramaktır. Nietzsche, bunun kökeninin şarabın, çoşkunun, doğaya karışmanın simgesi olan Dionysos 'tan aldığını söyler. Kurallara aldırmaksızın yaratmak, orijinalliği de beraberinde getirir. Yaratma sırasında vitalitenin kabarışından söz edilir.  Vitalite yaşam enerjisi demektir. Yaşam enerjisi olmayan insan yaşar ama belli kalıplar içinde yaşar. Yaşam dolu olan yani vital birey ise değişik biçimlerin çoğuna açık olabilir. Vital birey çok daha yaratıcıdır, dolayısıyla Dionisyaktır. Apollonienler akademik, Dionisyaklar ise orjinaldir.

Dionysos is the god of wine and vintage in Greek mythology. Its origin is Anatolia. In his work "The Birth of Tragedy", Nietzsche says of two opposing modes of movement in ancient Greek fine arts and culture. The first one has its origins in God Apollo, and the other is in Dionysos. Apollon is the symbol of mind, perception of the mind, being restrained, serenity. Regardless of the area of creativity, those who pay attention to order, measure, and strictly follow certain rules are Apollonian. Real creativity, however, occurs when human joins himself with nature another enthusiasm. Nietzsche takes the continuous study of natural phenomena, the universe in action as a system of breakthroughs in all motions, movements, creations. Art is such a creation event that transcends the ordinary for such a universe. According to Nietzsche, the main source of thought, art, creation and poetry is nature; It is the environment that surrounds us, nurtures us, and in a way guides us through actions. To know nature is to grasp and to understand yourself. Nietzsche says that the origin of this is Dionysos, the symbol of wine, enthusiasm and mixing with nature. Creating without the rules brings originality along with it. Speaking of vitality during creation Vitalite means life energy. It is full of life, that is, the vital person can be open to most of the different forms. The Vital person is much more creative, hence the Dionysian. Apollonians are academic and Dionysians are original.

1 Mayıs 2020 Cuma

BİR ŞİİR BİR FOTOĞRAF

Fotoğraf: Tarık Yurtgezer


Görmek, bir kum tanesinde dünyayı

Ve cenneti yabani bir çiçekte

Tutmak avucunuzda sınırsızlığı

Ve sonsuzluğu bir saatin içerisinde.

                                                                             William Blake