14 Ağustos 2014 Perşembe

PEKİN’DE ON GÜN



Yazı ve Fotoğraflar:

Tarık Yurtgezer


Çin'in başkenti Pekin'de her yıl düzenlenen "World Photographer Focusing on Beijing" başlıklı etkinliğe 2013 yılı için Türkiye'den davet edilen iki fotoğrafçıdan birisi bendim. Türkiye'yi temsilen katılan diğer arkadaşım Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar F. Fotoğraf Bölüm Başkanı Beyhan Özdemir idi.  Pekin Belediyesi ve Yabancı Kültürler Merkezi tarafından düzenlenen bu etkinliğin amacı Pekin'in dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen fotoğrafçılar gözüyle fotoğraflanması ve tanıtılmasıydı. Etkinlik için Arjantin, Avusturya, Belarus, Kanada, Kolombiya, Küba, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Mısır, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, Endonezya, İtalya, Pakistan, Polonya, Portekiz, Rusya, Güney Kore, İspanya, İsviçre, Tacikistan, Tayland, Filipinler, Türkiye, Ukrayna, Birleşik Krallık ve Birleşik Amerika'dan 50 fotoğrafçı 20-30 Mayıs 2013 tarihleri arasında Pekin'de buluştu.

 

Ben 19 Mayıs 2013 günü Pekin’e ulaşmak için Türkiye'den ayrıldım. Pekin uluslararası havaalanına indiğimde beni çok sevimli bir kız olan Lily karşıladı. Her fotoğrafçıya ona eşlik edecek bir asistan temin edilmişti. Bu asistanlar etkinlik boyunca hem rehberliğimizi, hem tercümanlığımızı yapıp organizasyon komitesiyle aramızdaki iletişimi de sağladılar. Karşılama faslından sonra otele ulaşıp dinlenmeye çekildim. Ertesi gün herhangi bir etkinlik yoktu, yol yorgunu fotoğrafçılara dinlenmeleri için bir gün süre ayrılmıştı. Hatta aralarında Beyhan'ın da olduğu bir kısmı henüz yoldaydılar. Ben de kahvaltımı yaptıktan sonra çok sevdiğim bir şeyi yaptım. Boynumda fotoğraf makinesi ve elimde bir rehber kitapla hiç tanımadığım bir şehri keşfe çıktım. Biraz yürüdükten sonra bir taksiye binerek Tiananmen meydanına gittim. Kırk hektarlık bir alanı kaplayan Tiananmen dünyanın en büyük meydanı.  Meydan,  1989 yılındaki özgürlük hareketleri sırasında tek başına tankları durduran üniversite öğrencisinin görüntüsüyle zihnimize kazınmıştı. Meydanda beni ilk karşılayan Çin Halk Cumhuriyeti'nin kurucusu ve önderi Mao Ze Dung'un mozelesi oldu. Fakat ziyaret saati yeni bittiği için içeriye giremedim. Saat 11.30’da kapanıyormuş. Daha sonra meydanı dolaştım. Büyük Halk Binasını fotoğrafadım. Öğlen olmuştu ve acıkmıştım. Bir yemek ve kahve molasının ardından yeniden yollara düştüm. Bu kez hedefim Pekin Doğa Tarihi Müzesiydi. Burası bizim gezi programımızda yoktu. Ama müzenin ününü duymuştum ve doğa tarihine meraklı birisi olarak bu müzeyi  görmeyi çok istiyordum. Tiananmen meydanından müzeye kadar Pekin’i tanımaya gayret ederek yürüdüm. Müze bir harikaydı. Özellikle dinozor iskeletleri ve hayvan tahnitleri bakımından çok doyurucu bir müze. Burada uzun bir süre geçirerek bol bol fotoğraf çektim.































Ertesi gün yani 22 Mayıs’ta etkinliğin açılış töreni için fuar alanına gittik. Benim sevdiğim gibi sade ve gösterişsiz bir tören oldu. Daha sonra fuar binasındaki sergiyi gezip fotoğraflar çektik. Akşama etkinliğe katılan tüm fotoğrafçılar için düzenlenen yemeğe katıldık. Geleneksel danslar izlerken Çin mutfağını da tanımaya çalıştık.










23 Mayıs sabahı gün doğarken otobüslerle Pekin kent merkezinin dışına çıkmak için hareket ettik. İlk hedefimiz Ming Mezarlarıydı. Önce sabahın erken saatlerinde Kutsal Ruh Yolu (Sihen Dao)’nun başlangıcındaydık. Yol boyunca 12 çift taş hayvan heykeli ve 6 çift saray görevlisi heykeli bize eşlik etti. Biz de onları fotoğrafladık. Fil heykellerinden birisinin yanında bir fotoğraf sergileniyordu ve bu fotoğrafta Çin Halk Cumhuriyeti'nin kurucu önderi Mao Zedung vardı. Bu fil heykelinin önünde Mao fotoğraf çektirmişti. Ben de hemen kameramı asistanım Lily’ye vererek aynı filin önünde beni çekmesini rica ettim. Böylece Ulusal Şef Mao ile aynı yerde fotoğraf çektirmiş oldum. O saatlerde hava kapalıydı ve çektiğim fotoğraflardan çok da memnun kalmadım.












Daha sonra 1573’ten 1620 yılına kadar tahta kalan 13. Ming İmparatoru Wanli’nin (Ding Ling) mezarını dolaştık. Yirmiyedi metre yerin altında bulunan mezarı dolaşarak fotoğraflar çektik. Işık koşulları yeterli olmamasına rağmen yanımda getirdiğim tripod sayesinde fotoğraflar çekebildim. Burada çekimlerimizi bitirip dışarı çıktığımızda öğlen olmuştu. Otobüslerimize binerek Çin Seddi’ne doğru yola çıktık.














Çin'in kuzeyinde yaklaşık 10.000 km boyunca uzanan Çin Seddi'nin yapımına M.Ö. 5.Yüzyılda başlanmış ama asıl büyütülüp genişletilmesi Ming Hanedanı (1368-1644) zamanında olmuştur. Biz de seddin 1957 yılında restore edilerek ziyarete açılan ve bu gün en çok ziyaret edilen kısmı olan Badaling’e vardık. Önce burada bulunan otelde yemeğimiz yedikten sonra duvara tırmanmaya başladık. Burada geçirdiğimiz 4 saat boyunca kalabalığın arasında fotoğraf çekmeye çalıştık. Zorlu ve yorucuydu. Ancak dönüşte aşağıdaki kafede içtiğim çay bütün yorgunluğumu aldı.













Ertesi gün yani 24 Mayıs sabahı lobide buluştuğumuzda saat 05.30’du. Yine otobüslerle Cennet Tapınağı Parkına(Tiantan Gongyuan) hareket ettik. Cennet Tapınağı 1420 yılında Ming İmparatoru Yonglo döneminde inşa edilmiştir. Bu tapınak otele yakın olduğu için çabuk vardık. Önce Quinian Dian yani Bereketli Hasat İçin Dua Binası çevresini dolaşarak fotoğraflar çektik. Daire şeklindeki binanın tamamı ahşap olup çivi ve kiriş kullanılmadan yapılmış. 1889 yılında düşen bir yıldırım nedeniyle tamamı yanmış ve yeniden inşa edilmiştir. Binanın içine girilmesi yasaktır. Daha sonra parkta halkın yaptığı çeşitli etkinlikleri izleyerek fotoğrafladık. Özellikle Tai Chi egzersizleri yapan insanlara saygımdan dolayı fazla yaklaşmadan onları uzaktan fotoğraflamakla yetindim.














Cennet tapınağında belirlenen saatte otobüslerdeki yerimizi aldıktan sonra Yasak Şehir’e (Zijin Cheng) doğru yola koyulduk. Ming Hanedanı (1368-1644) ve Quing  (1644-1911) Hanedanı dönemlerinde birbirini takip eden 24 hükümdara ev sahipliği yapan  Yasak Şehir 74 hektarlık bir alana yayılmıştır ve 9 metre yüksekliğindeki duvarları muhteşem binaların, sarayların, avlulu evlerin, imparatorluk bahçelerinin ve sayıları 10 bine yaklaşan oda ve salonun etrafını çevreler.  Çok sayıda ziyaretçisi vardı. Yine kalabalığın arasında fotoğraf çekmeye çalışarak Yasak Şehir’i bir uçtan diğer ucuna kat ettik.











Öğleden sonraki hedefimiz Yazlık Saray’dı (Yi He Yuan).  Yazlık Saray Kumming Gölü kıyısında çeşitli binalar ve bahçelerden oluşan bir yapı kompleksi. Kubilay Han zamanından beri çeşitli yapılar eklenmiş en son şeklini 1749-1764 yılları arasında yapılan restorasyonlarla almıştır. Binaları dolaştıktan sonra tekneye binip geldiğimiz noktaya geri döndük. Öğleden sonra hava kapamıştı. Işık iyi değildi. Burada çektiğim fotoğrafları beğenmedim. O nedenle ayrıntılara odaklandım.



















Aslında Çin Seddi, Yasak Şehir ve Yazlık Saray oldukça etkileyici yerler ama çok fazla ziyaretçisi var. Kalabalığın içinde mekana yoğunlaşamıyorsunuz. Bunun sonucunda da duygusal olarak o mekandan fazla bir şey alamıyorsunuz. Biliyorum, olanaksız ama bu mekanları tek başıma dolaşmayı çok isterdim.

 

Sonraki günler toplu dolaşma bitmiş, her fotoğrafçı asistanıyla beraber kendilerine tahsis edilen araba ve sürücüsüyle birlikte yine belirlenen programa göre dolaşmaya başlamıştı. Benim programımda Pekin’in modern yüzü vardı. CBD binasının tepesinden sabah ve gece çekimleri yaptım. İkisinin arasında ise The Place Plaza ve World City gibi yerleri fotoğrafladım. Bu mekanlar Pekin'in iş merkezleriydi.

















Bir sonraki gün ise Endonezyalı fotoğrafçı Syaiful Bahri ile birlilte  Wang Fujing Caddesindeydik. Çekecek bir şey bulamadım. Benim ülkem de dahil dünyanın bir çok ülkesinde görebileceğiniz uluslararası bir çok ünlü markanın lüks mağazalarda satıldığı geniş bir caddede hiç bir şey bana ilginç  gelmedi. Zaten hava da kapalıydı.  Sadece yakınlardaki Wang Fujing Kilisesi fotoğraflanmaya değerdi. Syaiful ile birlikte hem kilisenin hem de buraya gelen gelin ve damadın fotoğraflarını çektik. Öğle yemeği ise süpriz oldu. Büyükelçiliğimizin Müsteşarı Bengü hanım asistanım Lily’ye telefon ederek bizimle Desert Rose adlı Türk lokantasında buluşmak istediğini söylemişti. Günler sonra Türk yemekleri yemek ve üzerine bir de Türk kahvesi içmek gerçekten çok iyi gelmişti. Yemek sonrası Bengü hanıma teşekkür ederek Chong Weng 1921 Çin  El Sanatları Merkezine giderek buradaki semineri izledik.




Aynı akşam bir diğer Endonezyalı fotoğrafçı olan Skieh Goh ve Amerikalı fotoğrafçı Jay Brouseau ile birlikte program gereği Pekin yakınlarındaki kırsal bölgelere doğru yola çıktık. Geceyi bir otelde geçirdikten sonra sabah Goh ile birlikte Miao Feng Shan dağındaki taoist tapınaklarına doğru yola çıktık. Hava kapalı ve pusluydu. Buna rağmen tapınakları fotoğraflamaya çalıştık. Çok güzel mekanlardı. Öğle yemeği sonrası dağda bir manzara terasına çıktık. Aşağıda çok güzel bir vadi varmış, varmış diyorum çünkü sisten hiç bir şey göremedik. Biz de bir hatıra fotoğrafı çektirdik. Dönüşte Pekin’deki Yong Ding He nehri ve yanıdaki aynı adı taşıyan son derece ince işlenmiş süslemeleri olan  kuleyi fotoğrafladık. Kulenin sudaki yansıması çok güzeldi. Eğer hava açık olsaydı buradan mükemmel fotoğraflar çıkarabilirdim. Yine de nehir kıyısındaki nilüferler görülmeye değerdi. Yol boyunca çevrede en ufak bir çöp görmemiştik. Nehir üzerinde bırakın naylon torbayı, pet şişeyi, bir sigara izmariti bile yoktu. Her yer tertemizdi. Parklarda bile çöp kutuları geri dönüşümlü ve dönüşümsüz diye ayrılmıştı. Burada yaptığımız çekimlerle günü sonlandırdık.






Ertesi gün Arjantin’li fotoğrafçı Julio ve ben asistanlarımızla birlikte yine Pekin dışında fazla bir özelliği olmayan bir parka giderek fotoğraflar çektik. Ancak parktan önce çiçek yetiştirilen bir bahçeye uğradık. Bahçede çiçekler arasında replika bir piyano  dikkatimi çekti. Ne olduğunu sorunca, evlenecek çiftlerin bu bahçeye fotoğraf çektirmeye geldiklerini öğrendim. Nitekim az ilerde yine bir replika yel değirmeni altında gelin damat ve fotoğrafçılarını gördüm. Hafif çiseleyen yağmurun dinmesini bekliyorlardı. Ricamı kırmadılar, benim için de poz verdiler. Öğlen mükellef bir yemek yedik. Julio masaya gelen bütün yemeklerin fotoğrafını da çekti. Ben de Julio'yu fotoğrafladım. Yemek sonrası sözünü ettiğim parka gittik. Çok güzel düzenlenmiş bol çiçekli bir parktı. Burada bazı heykelcikleri fotoğrafladım. Sanırım çocuklar için yapılmış güncel örneklerdi. Buradaki çekimlerimizin ardından Pekin'e dönüşe geçtik. Yolda Ming Hanedanı zamanından kalma çok eski bir köprüye uğradık. Bütün gün olduğu gibi hava kapalıydı. Buna rağmen köprüyü fotoğrafladık. 






























Burada yaptığımız çekimlerden sonra otelimize döndük ve böylece Pekin'deki çekim programımızı tamamlamış olduk. Fakat şansımıza bir haftadır genelde kapalı olan hava birden açtı, ortalık günlük güneşlik oldu.

Ertesi gün benim dönüş tarihimdi. Ama uçağım gece yarısı olduğu için bütün günüm boştu. O nedenle kahvaltıdan sonra Beyhan'la birlikte makinelerimizi alıp yollara düştük. Bu güneşli güzel günde sokaklarda dolaşıp fotoğraf çektik. Önce eski kitapların ve eşyaların satıldığı bir pazara uğradık. Kitapların hepsi Çince idi. Mao'nun meşhur Kırmızı Kitap'ı da bunlar arasındaydı. Pazarın hemen yanındaki heykel deposu da ilginçti. Buralarda fotoğraflar çektik.

 













Öğleden sonra metroya binerek Tiananmen meydanına gittik. Tiananmen meydanı hemen Yasak Şehir'in bitişiğinde ve bizi metrodan çıkınca Yasak Şehir'in giriş kapısındaki Mao portresi karşıladı. Taşradan gelen Çinli turistler yoğun olarak burada hatıra fotoğrafı çektiriyorlardı. Biz de boş durmadık. Buradan başlayarak bütün meydanı kat ederek fotoğrafladık.














Vakit akşama geliyordu ve benim otelden ayrılış vaktim yaklaşıyordu. Her ne kadar gece yarısı hareket edecek olsam da Pekin'in büyüklüğü ve trafiği göz önüne alınınca erken çıkmak gerekiyordu. Ayrıca Mısırlı fotoğrafçı Alaaddin de yolcuydu ve o gece 23.00'de  havalanacaktı. Bu nedenle ikimizi benim için erken sayılacak bir saatte havaalanına bıraktılar. Uzunca bir bekleyişten sonra uzun bir yolculukla memlekete döndüm.

 

Fotoğrafla dolu on gün geçirdim. Her gün sabahın erken saatlerinden akşama kadar fotoğraf çektik. Yorucuydu ama yabancı bir ülkeyi ve kültürü tanımanın keyfi ve Çinli dostlarımızın saygılı davranışları ve güler yüzleri sayesinde bu yorgunluğu hissetmedik. Çin toplumuyla birbirimize benzer yönlerimiz var, tek farkımız ülkede çeşitli inanç sistemleri olmasına rağmen günlük yaşamda bunları hissetmiyorsunuz. Gördüğüm kadarıyla seküler bir toplum. Bunlar Pekin'de edindiğim izlenimler. Ancak Çin kültürünü tanıyabilmek için taşrasına gitmek gerektiğini düşünüyorum.









 

2 Ağustos 2014 Cumartesi

10 Aralık 2013 Salı

KAPADOKYA’NIN KAYAKÖY’Ü


SOFULAR  VADİSİ

Yazı ve Fotoğraflar: Tarık Yurtgezer

 

 Aksaray’daki Sofular Vadisinin metruk evleri, kendilerine sorulmadan, siyasetçilerin aldığı mübadele kararıyla, dillerini ve geleneklerini bilmedikleri bir ülkede yaşamak zorunda bırakılan Karamanlıların hazin öyküsünü anlatıyorlar adeta.

 
Karamanlılar Kimdir
Osmanlı Devleti sınırları dahilinde yaşayan ortodoks Rumlar İstanbul’daki Fener Rum Patrikhane’sine mensuplardı. Bunların dışında yine patrikhaneye bağlı olan ve Karamanlı denilen ortodoks hristiyan bir grup daha vardı. Bugün de bir ilimiz olan Karaman, Osmanlı Devleti zamanında Konya, Akşehir, Niğde, Aksaray, Nevşehir, Mersin, Ereğli, Ermenek, Antalya ve Fethiye sancaklarını kapsayan büyük bir vilayetti. İşte bu vilayette yaşayan ortodoks hristiyanlara Karamanlı denilmekteydi. Karamanlıların en hayret verici özelliği hiç Rumca bilmemeleri, günlük konuşma ve ibadet dillerinin Türkçe olması, Yunan harfleriyle Türkçe yazıp okumalarıydı. Hatta Yunan harfli Türkçe kitaplar, gazeteler ve dergiler yayınlamışlardı. Gelenk ve görenekleri itibarıyla müslüman Türk ahaliden bir farkları yoktu. Aile isimleri bile Türkçe idi. Aslen Kayserili olan İstanbul doğumlu ünlü Amerikalı film yönetmeni Elia Kazan (Elias Kazancıoğlu) da Karaman asıllıdır.
Şemsettin Sami Kamus-ı Türkî adlı eserinin Karamanlı maddesinde şöyle demektedir: “Alel umum Karamanlı ahalisine ve bilhassa oraların Türkçe lisanına mütekellim hristiyanlarına verilen isimdir.”[1]

 

Karamanlı ortodoks hristiyanların yerleştikleri yerler; Mersin'in Tarsus ve Anamur ilçesi ve Konya'nın Sille kasabası, Ermenek, Karaman-Madenşehri, Ereğli, Aksaray'ın Güzelyurt ilçesi, Niğde merkez ve köyleri, Bor, Kemerhisar, Ihlara, Derinkuyu, Ürgüp, Alanya ve Yozgat ve ilçeleri, Amasya, Kırıkkale,Keskin ve Kayseri idi. Zamanla başka yerlere de yayılmışlardı. Bugün Anadolu’nun bazı kentlerinde Rum mahallesi denilen yerleşimler genelde Karamanlılar’dan kalmadır.


 
Karamanlıların varlığından pek çoğumuzun haberi olmasa da geçmişte kaleme alınmış bazı metinler de onlardan söz edildiğini görürüz. Onaltıncı yüzyılda Türkiye’yi ziyaret eden Alman seyyah Hans Dernschwam (1494-1568) İstanbul’da Yedikule civarıda Caramanos denilen bir halk otuduğunu yazdıktan sonra şöyle devam eder: “Bunlar hristiyan. İbadetlerini Rumca yapıyorlar, fakat Rumca’yı anlamıyorlar. Dilleri Rumca değil, Türkçedir.”[2]
Evliya Çelebi (1611-1682) ünlü Seyahatname’sinin Antalya bahsinde “...dördü Urum keferesi mahallesidir. Ama keferesi asla Urumca bilmezler. Batıl Türk lisanı üzre kelimât ederler”, sonra yine Alanya’dan söz ederken de “...kadim eyyamdan berü Urum keferesi bir mahalledir. Cümle üç yüz haracdır. Ama asla Urum lisanı bilmeyüp batıl Türk lisanı bilürler” demektedir.[3] Evliya Çelebi’nin batıl Türk lisanından kastı, içinde Farsça ve Arapça sözcükler geçmeyen öz Türkçe’dir. Zaten karamanlılar da kendi dilleri için “yavan Türkçe”, “sade Türkçe” veya “Anadolu lisanı” demektedirler. Yine kendilerinden "Anadolu hristiyanı” veya “Anadolu Rumu” diye söz ederler.
Yeri gelmişken Rum sözcüğünün kökenine bakalım. Rum, genel anlamda Anadolu ve İstanbul’da yaşayan Helen kökenli ve Yunanca konuşan topluluk mensupları için kullanılsa da Rome yani Romalı anlamını taşır. Tarihte Bizans yani Doğu Roma topraklarında yaşayan herkes için kullanılmıştır. İlk Türk tarihi yazarlarından olan Aşık Paşazâde (1392-1481) Oğuz Türklerini dört kola ayırır. Gâziyâni Rum, Ahîyâni Rum, Abdalâni Rum ve Bacıyâni Rum. Bunlar Oğuzların Anadolu’ya (Rum diyarına, Roma toprağına) yerleşmiş ilk kollarıydı. Bu nedenle Rum sıfatını almışlardı. Rum yani Romalı Anadolu’lu demekti aynı zamanda(Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Fuad Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1984). Mevlana Celâlettin de Horasandan gelip Konya’ya yerleştiği için Rûmî sıfatını almıştır.
 
Ondokuzuncu yüzyıla geldiğimizde Osmanlı devletinin milliyetçilik akımlarından oldukça etkilendiğini görürüz. Özellikle Balkanlardaki uluslar bağımsızlık için ayaklanmalar çıkarmaktaydı. Yunanistan, Osmalıdan bağımsızlığını kazanan ilk devlet olmuştur (1829). Ancak Yunanistan için bağımsızlığını kazanmak yeterli değildi. Kendilerini Bizans’ın mirasçısı gören Yunan milliyetçilerinin, topraklarını genişletmek, bir zamanlar kendilerinin olduğunu iddia ettikleri Anadolu’yu almak gibi bir gayeleri vardı. Ancak Anadolu’da Yunanca bilmeyip Yunan alfabesiyle Türkçe yazıp okuyan, dinleri dışında müslüman Türklerden pek farkları olmayan, geniş alana yayılmış bir ortodoks hristiyan Karamanlı toplumu vardı. Bu durumlarıyla Karamanlılar homojenliği bozuyor, “Megali İdea” için bir engel teşkil ediyorlardı. Ondokuzuncu yüzyılda bazı Yunanlı tarihçiler Karamanlıların zaman içersinde Türk toplumu içinde izole olarak dilleri kaybetmiş Yunan kökenliler olduklarını iddia ediyorlardı. Büyük Yunan Milliyetçi Ülküsüne göre bu insanların özlerine döndürülmesi gerekti. Bu amaçla 19.Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Anadolu’nun çeşitli yerlerinde dini eğitim veren Yunan okulları açılmaya başlandı. Burada dini eğitimin yanıda asıl amaç Karamanlı çocuklara Yunancayı öğretmek ve onlara Helen kökenli olduklarını empoze etmekti. Bu okulların nizamnamelerinde Türkçenin konuşulmasının yasaklandığı görülmektedir. Gelveri (Güzelyurt)’deki okulda Türkçe konuşan öğrencilerin dayakla cezalandırıldıkları bilinmektedir. Bu helenleştirme çabaları çok az başarılı olmuş, bazı Karamanlılar yüksek öğrenim görmek için Atina Üniversitesine gönderilmiş ve aldıkları eğitim sonucu kendilerinin Yunan kökenli olduklarına inanmışlar, fakat Karamanlıların büyük çoğunluğu üzerinde bu politika başarılı olamamıştır.

 
Yunanlı tarihçilerin yukarıda sözü edilen iddialarının herhangi bir dayanağı yoktur. Ama Türklerin Anadolu’ya 1071’den çok önce yerleştikleri bilinen tarihsel bir gerçektir. Beşinci yüzyıldan itibaren Karadeniz’in kuzey kıyıları boyunca Balkanlara akan Türk boyları Bizans’la karşılaşmışlar, yüzyıllar süren savaş ve barış dönemlerinde Bizans’la çeşitli ilişkilere girmişlerdir. Bazı dönemler Bizans’ın safında savaşmışlar, bazı dönemler de karşısında. Bu Türk boylarından Peçenek, Uz ve Kıpçaklar’ın bir bölümünün hristiyanlaştırılarak Bizans ordusuna dahil edildiği ve bunların Arap akınlarını önlemek için Anadolu topraklarına yerleştirildiklerini tarihi belgelerden öğrenmekteyiz. Bazı batılı tarihçiler Karamanlıların, bu hristiyan türk boylarının torunları olduğunu kuvvetli bir olasılık olarak belirtmektedirler (bu konuda ayrıntılı bilgi kaynakçadaki kitaplarda bulunabilir).
Yahudi asıllı gazeteci-yazar, siyasetçi ve eğitimcilerimizden Avram Galanti (1873-1961), Anadolu’da Türkçe konuşan hristiyan ortodokslar hakkında “Yunancadan bir kelime dahi bilmezler ve Yunanlılık, Rumluk meseleleriyle ilgilenmezler”[4] diye yazmaktadır.

 
 

Birinci Dünya Savaşı sonrası Yunanlıların İzmir’e çıkmaları kıyı bölgelerinde ve İstanbul’da yaşayan Rumlar tarafından sevinçle karşılanırken Karamanlılar kurtuluş Savaşına destek vermişlerdir. Fener RumPatrihane’sinin Pan-Helenik tutumundan rahatsız olan Papa Eftim isimli din adamı Ankara Hükümetinin izniyle Kayseri’de Bağımsız Türk Ortodoks Kilisesini kurmuş ve ilk patriği olmuştur.[5] Milli mücadele sırasında Papa Eftim Karamanlı ortodokslar arasında dolaşarak onlara milli mücadeleye destek vermeleri yönünde propoganda yapmıştır. Ayrıca bağımsızlık mücadelesine destek için Keskin civarından 500 kişilik bir Karamanlı taburu toplamıştır. Bu çabaları nedeniyle Büyük Millet Meclisi tarfından İstiklal Madalyası ile onurlandırılmıştır.

 
Tüm bunlara karşın Lozan (Lausanne) Konferansı sonunda imzalanan anlaşma ile Türkiye ve Yunanistan arasında nüfus mübadelesine karar verilmiştir. Batı Trakya müslümanlarıyla İstanbul Rumları mübadele dışında bırakılmış ve kalan tüm müslüman ve hristiyan ortodoks ahali rızaları alınmadan karşılıklı olarak ülke değiştirmişlerdir. Kıyı bölgelerde yaşayan Yunan asıllı Rumlar zaten Türk ordusu İzmir’e yaklaştığında ülkeyi terk etmişlerdi. Mübadelede iç bölgelerdeki hristiyan ortodokslar Yunanistan’a gönderildi ve ne yazık ki bunların büyük çoğunluğunu Karamanlılar oluşturmaktaydı. Yunanistan’a gönderilen Karamanlılar diline ve geleneklerine çok yabancı oldukları bu ülkeye uyum sağlamakta büyük güçlük çektiler. Hele birinci kuşaklar hiç alışamadıklarını ve geri dönmek istediklerini bildirmişlerdir. Fanatik Yunanlılar tarafından “Turkosporoi (Türk tohumu)” diye adlandırılmışlardır.
Karamanlılara karşılık Yunanlılar Türkiye’ye Yunanca konuşan Giritli müslümanlarla Yanyalı Arnavutları göndermişlerdir. Bu durum bir Türk-Yunan mübadelesinden çok bir müslüman-hristiyan ortodoks mübadelesi olduğunu göstermektedir.

Günmüze ulaşan Karamanlıca kitaplar çoğunlukla 19.Yüzyıda basılmış kitaplardır. Daha önceki devirlere ait el yazmalarına çok nadir olarak raslanmaktadır. Karamanlılar kitapların yanı sıra dergiler ve gazeteler de çıkarmışlardır. Bu gazetelerden en bilineni İstanbul’da yayınlanan “Anatoli” gazetesidir. Bu gazetenin yazarlarından İoannis Kalfaoğlu’nun Yunan harfleriyle Türkçe olarak kaleme aldığı “Mikra Asia Kıtasının Tarihiye Coğrafyası” adlı kitap latin harflerine çevrilerek ve sadeleştirilerek 2013’ün Şubat ayında Albatros Kitap tarafından yayınlanmıştır. Bu kitabı transkrip ederek yayına hazırlayan Özge Özgür kitaba yazdığı giriş yazısında Vala Nuraettin’nin bir anısını aktarmaktadır. Vala Nurettin (Va-Nu) 1931 yılında Atina’ya yaptığı bir seyahat sırasında Karamanlılarla da karşılaşmıştır. Vala olayı şu şekilde anlatmaktadır:
“Atina’da Türkçe konuşarak gidiyorduk peşimize yaşlı, kamil, aciz kılıklı kadınlar takıldı.
     -Bu gavurlarla idemiyoh...Bir deyin Kemal’e alıverse bizi içeri gayrık...
temennisinde bulundular. Gavur dedikleri kendi dindaşları ve yeni millettaşları Atinalılar’dı.”
Bu temenniler ne yazık ki karşılık bulmamıştır. Hamdullah Suphi Atatürk’ün mübadeleden büyük bir pişmanlı duyduğunun Celal Bayar tarfından kendisine aktarıldığını yazar.[6] Yeni bir devletin ve toplumun inşa edildiği Cumhuriyetin ilk yıllarında Karamanlılar konusuna ilgisiz kalınması doğal karşılanabilir. Ancak ilerki yıllarda da konuya hem siyaset hem de akademik çevrelerde soğukluk devam etmiş, hele ki seksenli yıllarda topluma empoze edilmeye çalışılan Türk-İslam Sentezi düşüncesi nedeniyle büsbütün unutulmuştur. Doksanlı yıllardan sonra konuya çok az akademisyen ilgi göstermiştir. Karamanlıların üçüncü kuşaktan sonra Türkçeyi unuttukları ifade edilmektedir.
Aksaray’ın Gülağaç ilçesi sınırları içindeki Sofular Beldesinin hemen arkasında bulunan ve beldeyle aynı adı taşıyan vadi de büyük olasılıkla bir Karamanlı yerleşimiydi. Olasılıktan söz ediyorum çünkü burası üzerinde yapılmış bilimsel bir araştırma yok. Ama olasılığın büyük olduğunu söylüyorum çünkü yerleşim Güzelyurt ile Derinkuyu arasında. Kapadokya bölgesi zamanında yoğun bir Karamanlı nüfusa sahipti.


Sofularda iki tarfı kayalık bir vadi 1,5 kilometre boyunca uzanıyor ve vadi boyunca kayalarla bütünleşmiş taş evler hüzünlü bir sessilik içinde size bakıyorlar. Tarihinin çok eskilere gittiği kayalara oyulmuş 13 kilise ve 5 yeraltı şehrinin varlığından belli oluyor. Taş evler nispeten daha yeni ve 1924 yılında boşaltıldıktan sonra müslüman ahalinin yerleştiği, camiye çevrilmiş bulunan ve kemerli yapısıyle dikkati çeken kilisenin varlığından anlaşılıyor. Bu dönemde yeni bir kaç bina daha ilave edilmiş bulunuyor. Çok fotoğrafik bir mekan olan Sofular Vadisine Kültür ve Turizm Bakanlığı pek sahip çıkmıyor. Vadideki yapılar zaman zaman definecilerin tahribine uğruyor. Bazı şahıslar kayaları ve bazı evlerin duvarlarını “bize her yer Trabzon” gibi yazılar yazarak ve üç hilaller çizerek kirletmiş durumdalar.

 

Fotoğraf camiamızın hakkında pek bilgi sahibi olmadığı bu mekanın tanıtılması ve korunmasına katkının yine fotoğraflarımız aracılığıyla olacağını düşünüyorum. Bu fotoğrafları o amaçla çektim. Ayrıca konuya tarihsel bir açıdan baktım. Çünkü Karamanlılardan kalanların izini hem Anadolu’da hem de Yunanistan’da sürmek büyük bir fotoğraf projesi olabilir.




[1] Şemsettin Sami, Kamus-ı Türkî, s.1027.


[2] Dernschwam, Hans, İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, s.78.


[3] İbar, Gazenfer, Anadolulu Hemşerilerimiz, s.108.


[4] İbar, agy., s.120.


[5] Papa Eftim: Asıl adı Pavli Karahisarlıoğlu’dur. 1884 yılında Yozgat’ın Akdağmadeni kasabasında doğmuştur. Ankara’da baba mesleği olan manifaturacılık yaparken bir yandan da dini eğitim almıştır. 1915 yılında memleketi Akdağmadeni’ne papaz olarak atanmış daha sonra Keskin metropoliti olmuştur. Bu görevi sırasında milli mücadele başlamış ve 1921 yılnda Büyük Millet Meclisine sunduğu dilekçe ile bir Ortodoks Türk Patrikliği kurmak için izin almıştır. Aynı yıl Kayseri’de kurulan patrikhane, mübadeleyle Karamanlı ahalinin Yunanistan’a gönderilmesinin ardından cemaatsiz kalmış ve İstanbul’a taşınmıştır. Şu an 350 civarında bir cemaati vardır. Mübadeleden Eftim ve ailesi muaf tutulmuştur. Papa Eftim’in 1963 yılında ölümünden sonra sırasıyla oğulları Turgut ve Selçuk Erenerol patrklik görveni sürdürmüşlerdir. 2002 yılından bu yana da Selçuk Erenerol’un oğlu Paşa Erenerol IV.Patrik olarak görevine devam etmektedir. Papa Eftim’in torunu ve Türk Ortodoks Patrikhanesinin basın sözcüsü olan Sevgi Erenerol ise şu an Ergenekon davasından hüküm giymiş bulunmaktadır.


[6] İbar, agy. S.176.
KAYNAKÇA:

-ANZERLİOĞLU, Yonca, Karamanlı Ortodoks Türkler, Phoenix Yayıevi, Ankara, 2003.

-DERNSCHWAM, Hans, İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, Çeviren: Yaşar Önen, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1987.

-EKİNCİKLİ, Mustafa, Türk Ortodoksları, Siyasal Kitapevi, Ankara, 1998.

-HALİKARNAS BALIKÇISI, Merhaba Anadolu, Bilgi Yayıevi, Ankara, 1980.

-İBAR,Gazanfer, Anadolulu Hemşerilerimiz; Karamanlılar ve Yunan Harfli Türkçe, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009.

-İoannis Kalfaoğlu, Küçük Asya Kıtasının Tarihi Coğrafyası, Yayına Hazırlayan: Özge Özgür, Albatros Kitap, İstanbul, 2013.

-ÖZGÜR, Ramazan, Güzelyurt (Gelveri), Ankara, 2010.

-ŞEMSETTİN SAMİ, Kamus-ı Türkî, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1989.